Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için dikilirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir

-Max Horkhaimer

20 Eylül 2012 Perşembe

Albert Camus - Yoksayıcılık ve Tarih

 

 Yüz elli yıllık doğaötesi başkaldırı ve yoksayıcılık değişik maskeler altında ama inatla, hep aynı harap yüzün, insan karşı çıkışının yüzünün inatla geri döndüğünü gördü. Hepsi de koşula ve yaratıcıya karşı çıkarak yaratığın yalnızlığını, her türlü aktörenin hiçliğini bildirdi. Ama hepsi de gönüllerindeki kuralın egemen olacağı tümüyle yersel bir ülke kurmaya çalıştı aynı zamanda. Yaratıcının karşıtları olarak, yaratılışı kendine göre yeniden oluşturmaya yöneldi. Yarattıkları dünya için arzu ile gücün kuralı dışında her türlü kuralı yadsımış olanlar intihara ya da çılgınlığa koştular, yıkımın türküsünü söylediler. Ötekilere, kendi kurallarını kendi güçleriyle yaratmak istemiş olanlara gelince; gösterişi, görünüşü ve gücü ya da bayağılığı seçtiler; ya da öldürmeyi ve yıkmayı. Ama Sade ve romantikler, Karamazov ya da Nietzsche, sırf gerçek yaşamı istedikleri için girdiler bu ölüm dünyasına. O kadar ki ters etki sonucu bu dünyada çınlayan şey, kurala, düzene ve aktöreye yönelen acılı bir sesleniş oldu. Sonuçları ancak başkaldırının gerektirdiği gerilimden kaçıp da zulmün ya da kulluğun rahatlığını seçtikleri andan sonra zararlı ya da özgürlük-öldürücü olarak belirdi.
 İnsan ayaklanışı, yüce ve trajik biçimiyle ölüme karşı uzun bir başkaldırış, genelleşmiş ölüm cezasıyla yönetilen bu koşula karşı kızgın bir suçlamadır yalnız, yalnız böyle olabilir. Karşılaştığımız bütün durumlarda karşı çıkış, yaratılışta uymazlık ve kapalılık bir de süreklilik çözümü olan ne varsa ona yönelir her seferinde. Öyleyse gerçekte sonu gelmez bir birlik savı söz konusudur. Ölümün yadsınması, süre ve saydamlık isteği bütün bu yüce ya da çocuksu çılgınlıkların yaylarıdır. Ölümün korkakça ya da kişisel bir yadsınması mıdır bu? Bu ayaklanmışlar arasında birçokları, isteklerinin düzeyinde kalabilmek için gerekeni ödediklerine göre, hayır. Başkaldıran insan yaşamı değil, yaşamın nedenlerini ister. Ölümün getirdiği sonucu yadsır. Hiçbir şey sürekli değilse, hiçbir şey doğrulanmamışsa, ölen anlamdan yoksundur. Ölüme karşı savaşmak istemek, yaşamın alamını istemek, kural ve birlik için çarpışmak anlamına gelir.
 Doğaötesi başkaldırının temelinde bulunan kötülüğe karşı çıkma bu baımdan anlamlıdır. Başkaldırtıcı olan çocuğun acı çekmesi değil, bu acı çekişin doğrulanmamış olmasıdır. Ac, sürgünlük, tutukluluk, ne de olsa tıp ya da sağduyu bizi inandırınca kabul ettiğimiz şeylerdir. Başkaldırmışa göre, mutluluk anları gibi dünyanın acısının da eksik yanı bir açıklama ilkesi bulunmamasıdır. Kötülüğe karşı ayaklanma her şeyden önce bir birlik isteği olarak kalır. Ölüme yargılıların dünyasının koşulumuzun ölümcül ışıksızlığının karşısına başkaldırmış insan bıkmadan, yorulmadan kesin yaşam ve kesin saydamlık gerekliliğini çıkarır. Bilmese de bir aktörenin ya da bir kutsalın ardından koşmaktadır. Başkaldırı kör de olsa bir çiledir. O zaman başkaldıran insan kutsala saldırıda bulunsa bile bunu yeni bir tanrı umuduyla yapar. Dinsel deneyimlerin ilk ve en derininin çarpmasıyla sarsılır ama düş kırıklığına uğramış bir dinsel deneyim söz konusudur. Başkaldırının kendisi değil isteğidir soylu olan, elde ettiği daha iğrenç olsa bile.
 Hiç değilse elde ettiği şeyi bilmek gerekir. Var olanı tümüyle yadsımayı salt "hayır"ı tanrılaştırdığı her seferde öldürür. Var olanı körü körüne öldürür. Yaratıcıya duyulan kin ya da var olana duyulan tam ve kışkırtıcı bir aşk biçimine girebilir. Ama her iki durumda da öldürmeye varır ve başkaldırı diye adlandırılma hakkını yitirir. İki biçimde de yoksayıcı olunabilir ama her ikisi de "saltık"ta aşırılık ister. Görünüşe bakılırsa, bir lmek isteyen başkaldırmışlar vardır bir de öldürmek isteyen başkaldırmışlar. Ama aynı şeylerdir bunlar, bir gerçek yaşam isteğiyle yanıp tutuşurlar, varlıktan yoksun kalmış, o zaman genelleşmiş adaletsizliği yaralanmış bir adalete yeğ tutmuşlardır. Hoşnutsuzluğun bu derecesinde us kızgınlık olur. İnsan yüreğinin içgüdüsel büyük bir bilince doğru yürüdüğü gerçekse, gördüğümüz gibi evrensel öldürmeye doğaötesi cinayetle yanıt vermeyi kararlaştırdığı dakikaya dek, kör bir gözüpeklik olarak büyüdüğü de gerçektir.
 Ne olursa olsun, doğaötesi başkaldırının en önemli dakikasını belirttiğini kabul ettiğimiz öyle de olsa saltık yadsımada tamamlanır. Bugün dünya üzerinde parlayan ne başkaldırıdır ne de başkaldırının soyluluğu, yoksayıcılıktır yalnız. Bu yoksayıcılığın kaynaklarının gerçeğini gözden kaçırmadan, sonuçlarını belirtmemiz gerekir. İvan, Tanrı var olsa bile, insana yapılan adaletsizlik karşısında ona boyun eğmeyecekti. Ama bu adaletsizliğin kafada uzun uzun evrilip çevrilmesi, daha keskin bir alev, "var olsan bile"yi "var olmaya değmezsin"e, sonra da "yoksun"a çevirmiştir. Kurbanlar son cinayet için gerekli gücü ve nedenleri kendilerinde gördükleri suçsuzlukta aradılar. Ölümsüzlüklerinden umudu kesmiş, ölüme yargılı olduklarını kesinlile anlamş insanlar olarak Tanrı'yı öldürmeyi kararlaştırdılar. Çağdaş insanın tragedyasının bugünden sonra başladığını söylemek yanlışsa bugün bittiğini söylemek de doğru değil. Tam tersine bu öldürme çabası ta ilkçağ sonlarından başlayıp daha son sözlerini de söylememiş bulunan bir dramın en yüksek noktasını belirler. Bu andan sonra, insan Tanrı'dan yüz çevirmeye, kendi olanaklarıyla yaşamaya karar verir. İlerleme Sade'dan günümüze dek tanrısız kişinin kendi kuralına göre, şiddetle yaşadığı kapalı alanı gittikçe genişletmesi olmuştur. Bütün evren düşmüş ve kovulmuş Tanrı'ya karşı bir kale durumuna getirilinceye dek genişletilmiştir yasak alanın sınırları: İnsan başkaldırıdan sonra kapanıyordu; Sade'ın trajik şatosundan toplama kamplarına dek başkaldırmışın büyük özgürlüğü cinayetlerinin zindanını kurmaktan başka bir şey değildi. Ama sıkıyönetim gittikçe genelleşiyor, özgürlük isteği herkesi kapsamak istiyor. Öyleyse Tanrı iyiliğinin karşıtı olan tek krallığı, adaletin krallığını kurmak, Tanrısal topluluğun yıkıntıları üzerine insan topluluğunu kurmak gerekir. Tanrı'yı öldürmek sonra da bir kilise kurmak başkaldırının değişmez ve çelişkin eğilimidir. Saltık özgürlük en sonunda bir saltık görevler zindanı, bir ortak çile, kısacası bir tarih olur. Bir başkaldırı yüzyılı olan on dokuzuncu yüzyıl herkesin göğsünü yumrukladığı yüzyıla, bir aktöre ve adalet yüzylı olan yirminci yüzyıla çıkar böylece. Başkaldırının aktörecisi Chamfort çok önceden dile getirmişti bunu: "Nasıl danteladan önce gömlek gelirse, cömertlikten önce de doğruluk gerekir." Öyleyse kurucuların çetin aktöre kuralları uğruna lüks aktöreden vazgeçilir.
 Dünya imparatorluğuna ve evrensel kurala yönelen bu esrimeli çabayı ele almamız gerekiyor şimdi. Başkaldırının, her türlü köleliği teperek bütün yaratılışı kendine bağlamaya çalıştığı dakikaya geldik. Başkaldırının her başarısızlığında, ortaya politik ve fetihçi bir çözüm çıktığını daha önce de görmüştük. Bundan böyle, kazançları içinde bir aktörel yoksayıcılığı, bir de güç istemini benimseyecektir. Başkaldırı gerçekte yalnızca kendi varlığını fethetmek, onu Tanrı karşısında sürdürmek istiyordu. Ama kaynaklarını unutur, sonra da ruhsal bir sömürgecilik yasasına uyarak, sonsuza dek çoğalan cinayetler içinden dünya imparatorluğuna doğru yol alır. Tanrı'yı kovdu göğünden ama doğaötesi başkaldırı anlayışı açıkça devrimcilik akımıyla birleşince usdışı özgürlük iteği usu, tümüeyle insanca bulduğu biricik fetih gücünü bir silah olarak benimseyecektir. Tanrı ölünce insanlar, yani anlaşılması ve kurulması gereken tarih kalır. O zaman, başkaldırının göbeğinde yaratma gücünü de bastıran yoksayıcılık bu tarihin türlü yollarla kurulabileceğini belirtir. İnsan, bundan böyle üzerinde yalnız olduğunu bildiği yeryüzünde usdışının cinayetlerine, insanlar imparatorluğuna doğru yol alan usun cinayetlerini de katar. Korkunç erekler tasarlar, başkaldırının ta kendisinin ölümünü de tasarlar bu arada, "Başkaldırıyorum öyleyse varız"a, "ve yalnızız"ı ekler.

-Başkaldıran İnsan

12 Eylül 2012 Çarşamba

Carpe Diem



 Hayal ederken sınır tanımayan ama birşeyler yapmaya gelince imkânsızlıklardan bahseden insan. Senin en büyük hatan bu komik tembelliğin. Gelecek tasarısı yıllardan yıllara, hatta aylardan aylara değişen ve geleceği hiç gelmeyen, bugünden kaçıp bugünden kurtulamayan insan. Senin en büyük hatan hayallerin ve yaptıkların arasındaki bu dengesizliği önleyememendir.

 Geleceğin umutsuzluğundan ve karalığından bahseden sen, beyaz gelecek hayallerinden vazgeçmedin. Bir felâketin haberciliğini yaparken bir yandan dertsiz tasasız bir hayat düşledin. Gelecek bir cinayet diyordun. Gördüğün herkese bundan bahsettin. Meydanlarda deli gibi bağırdın. Ama cinayet işlenirken başka bir yerde olmanın hayalindeydin. Soğuktan ve kandan uzak, karanlıktan daha beyaz... Tıpkı yaşlılar soğuktan ölürken bir duvarın ardında terleyen insanlar gibi. Gördüğün ve önleyemediğin bir cinayette kanın senin de eline bulaşacağını unuttun. Hatırladığın hâlde unuttun. Senin en büyük hatan bu duyarlı vurdumduymazlığındır.

 İnsanlardan kaçtın ve ne kadar uzak olduklarından bahsettin. Yükseklerde uçtun ve ne kadar küçük olduklarından bahsettin. Farklı olmak istedin, farklıydın da oysa bunu kimse bilmiyordu. Zihninde bir ateş taşıyordun oysa onlar için küfreden bir deli kadar farklıydın. Evet anlamadılar belki ama sen de anlatmadın. Senin en büyük hatan kibrindir.

 Geleceğin ne olduğunu unutup bugünü boşverdin. Oysa sen hiç bir zaman gelecekte yaşamıyordun. Sen zamansız bir kurguda yaşıyordun. Başkalarının masallarından kaçtın ve kendininkilere inandın. Belki onurlu bir davranıştı bu ama onurdan bahsedemeyecek kadar zarar gördün. Geleceğin bir gün bugün olacağını anlayamadın, anlamak istemedin. Geleceği kurguladın, kurmadın! Senin en büyük hatan kurgularını zihninin gerçeküstülüğüne hapsetmendir! Orada yaşıyordun, hayallerinde yaşıyordun ama arzu ettiğinin gerçeği için bir çaba sarf etmedin. Senin en büyük hatan bu tembelliğindir.

 Oysa bugün. Çok basit, sadece bugün. Sen sadece bugün varsın ey hayalperest insan! Hayallerini kurgulamaktan vazgeç! Kur onları! Kurdukça zaman bir saat gibi işleyecek ve ektiğin tohumlar büyüyecektir. Yabandikeni tarlasında gülleri düşleme vaktin geçti. Toprak kurumadan ek fidanlarını ey insan. Çünkü bitecek. Toprağın yıkılacak ve saatteki kum dibe çökecek, kaçacak yerin kalmayacak...

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Siyah Ahitler IV: Yalnızlık ve Yeni Üzerine

 
  Cehennemden kendi ateşini üstünde unutup kaçtığın günü hatırlıyorum. Senin için biçilmiş ateşten hırka paramparçaydı. Ama hâlâ üstündeydi. Kurtulana kadar ne sancılar çektin! Ne kadar zordu.
 Yalnızlığın ilk safhası ne kadar da zordu. Sen kolay zannediyordun, belki de bütün zorluğu bundandı. Onların yöntemleriyle eski köhnemiş dünyayı yıkacak ve yenisini inşa edecektin. Onların şiddetiyle, nefretiyle ve klasik lanetlemeleriyle kendine sınırlar oluşturup orada yaşayacaktın. Eski dünyaya alışık olduğu bir şeyi, nefreti karmaşayı yeniden getirecektin.

 Sana hiç kızamıyorum. Her şeyi aldılar ve sana sadece nefret bıraktılar. Bütün kelimelerini onun üstüne inşa ettin. Kendi dilini onun sesleriyle konuştun. Onların dünyasında nefret her şeyindi. Ona çok şey borçlusun. Eski bir dost gibi içinde taşıyorsun. Nefreti sev ve önemse ama unutma: bu hissi sana onlar verdi.

 Yalnızlıktan bahsediyorsun. Ne büyük bir yanılgı! Zihninde yaşayan kalabalıklar etrafında olmadığı sürece yalnızsındır ve zihnini bu gereksiz insan yığınından temizleyemediğin sürece yalnız kalacaksın. Işığın onlar olduğu sürece gözlerini karanlığa alıştır.

 Kalabalıklar senin evrenini daraltıyorlar. Neden uçsuz bucaksız  bir evrende dolaşmak yerine gökkubbeni daraltması için insanlardan yardım istiyorsun? Kaçtığın bu değil miydi? Dünyanı neden köhne zamanın mültecileriyle dolduruyorsun? Üstelik kendilerinin farkında bile değillerken. 
 İnsanları kabul etmek bir erdemdir belki ama ateşini onların kirli suyuyla söndürmek kendine karşı işleyeceğin en büyük günahtır! Benliğin, kendine karşı işlediğin günahları asla affetmeyecek.

 Sen affedilmeyen ve kabul edilmeyensin. Sen onların dünyasında şeytanın sureti ve lanetin sebebisin. Dünyanın en onurlu yalnızlığını yaşıyor ve omuzlarının arasında taşıdığın şeyin acısını çekiyorsun. Onun etkisiz olduğu bir dünyada sancısız yaşamaktansa bu kutsal acıyı kabul ettin. Bırak gitsinler. Bu geniş evrendeki dar dünyalarında yaşasınlar. Sen devam et...

10 Mayıs 2012 Perşembe

Yıkıma Yakın Bir Uyarı (6.Mektup)

 
  Ne kadar uzaklaşırsak, o kadar yakından görüyoruz. Altına boyalı ütopya şehirlerinizden uzaklaştıkça, üstüne kurulu oldukları zift ve çöplük yığınını daha iyi görüyoruz. Kaçmanız için sizi uyardık. Çünkü devasa binalarınız yıkılır yıkılmaz kendinizi bir zift yığını içinde bulacak ve belki de o ziftte boğulacaksınız. Oysa siz görkemli boyaların ihtişamına ve yerin yedi kat altındaki gökyüzü gezintisine o kadar kapılmıştınız ki, sesimiz sizin için ancak bir fısıltı olabildi. Bu yüzden sizi zifte batmış ağlarken, yardım isterken ve zift yığınının içinde eriyip giderken zevkle izleyeceğiz.

 Bizi cehennemle tehdit ettiniz. Oysa siz kendi cehenneminizde yaşıyorsunuz. O kadar acizsiniz ki, kendi cehenneminizi, kendi ızdırabınızı yaratmayı bile beceremediniz. Başkalarının sizin için yarattığı ızdırabı çekiyorsunuz ve kurtarılamayacaksınız. Kurtarılamazsınız, ancak kurtulabilirsiniz. Bunun bilincine varmadığınız sürece kurtarılmayı bekleyecek ve hayal kırıklığına mahkûm kalacaksınız.

 Siz, zamana ve doğanıza karşı çıkıp geri kalan her şeye boyun eğdiniz. Onlara boyun eğmeniz gerekmiyordu. Sadece kendiniz olarak devam edebilmek için uyum sağlamalıydınız. Ama siz, bütün hayatınızı zamana ve doğanıza karşı çıkmaya ve geriye kalan bir boyun eğme silsilesine adadınız. Onlarla uyum içinde yaşayabilir, hatta onlara hükmedebilirdiniz. Ama yapmadınız.

 Mutlu olduğunuzu zannediyorsunuz oysa avuntularınızı kaybettiğinizde öleceksiniz. Biz avuntularımızı kaybetmedik, onları bıraktık. Kendi avuntularımızı yaratıyoruz, ama bizi hayatta tutan bu değil. Ölüme asıl yakın olan, hayatı sevdiğini ve mutlu olduğunu söyleyen sizlersiniz. Boynunuza dolayıp kendinizi bırakacağınız urganı boyalı mutluluklarınızın ardında taşıyorsunuz.

 Bizden korktuğunuzu zannettiniz. Oysa korktuğunuz biz değildik. Korktuğunuz, yatağınızın altında olduğunu zannettiğiniz düşsel canavarlardı. Kendinize sahte ve görkemli bir dünya yaratmanın bedeli düşüncelerinize zincirlenmiş ve her yerde peşinizde dolaştırdığınız sadık korkularınızdı. Korkularınızla yüzleştiğinizde görkemin altındaki pisliği görecektiniz. Sahte de olsa mutluluğunuzdan daha çok saygı duymalıydınız onlara. Oysa siz yarattığınızı yok etmek yerine ondan kaçmayı tercih ettiniz.
 En trajiği de önce kurgulayıp sonra korktuğunuz kaçtığınız o büyük, o herşeyin farkında olan yaratıktı. Ondan korkup kaçarken, yarattığınızı görmezden gelirken ve içten içe var olmamasını isterken ne kadar da komiktiniz.

 Felâketiniz zannettiğinizden daha yakın. Boyun eğdikleriniz, ziftte yüzerken size yardım etmeyecek çünkü onlar da sizin gibi boğuluyor olacak. Yarattığınız gösteri tanrılarıyla aslında eşit olduğunuzu o zaman fark edeceksiniz. Boyun eğmek sizi kurtarmayacak ancak uyum sağlamak ve farkındalık... Sizi o iğrenç okyanustan çekip çıkarabilir. Bu bir tehdit değil, gelecekten gelen bir haberdir.
 Yıkılacak... Çünkü berbat yaptınız.


6 Mayıs 2012 Pazar

Siyah Ahitler III: Kadının ve Yılanın Yolundan


 
Lilith’e işkenceler etti 
sandı ki martılar hep ona konacak 
kadın kitledi bir gün kapısını, istemedi 
ne de olsa ikisi de aynı topraktan yaratılmıştı 

-Çağdaş Çetinkaya -  Cehennem Tarihi / Lilith Şiiri


 Düzenin kimse tarafından bozulmadığını anla artık. Yanlış yapılmış bir şeyin bozulma olasılığı yoktur. Onu düzeltme umuduna kapılma çünkü yapamazsın.  Rüzgârın geldiği yeri yok etmeden yönünü değiştiremezsin. Var olanı düzeltmek yerine kendininkini yaratmak daha gerçekçi ve onurlu bir davranıştır. Bir taşı yontabilirsin, ama yanlış yapılmış bir heykeli yontamazsın. Yontulacak taşa, heykel yapılacak kile zaten doğduğundan beri sahipsin. En büyük hastalığın da bu zaten; kendi heykelini yapmak yerine başkasınınkini yontmaya çalışmak...

 Sana kadının ve yılanın lanetli olduğu söylendi. Yanlış yapılmış bir düzeni onların bozduğunu söylediler. Hiç yaşanmamış Altın Çağ'ı onların bitirdiğini ve onlardan uzak durursan ona ulaşacağını söylediler. Yalan söylediler. Düzen baştan bozuktu. Çünkü düzen, doğasını yaşayana ve isyan edene nefret üzerine kuruluydu. Sen hep Lilith'in öfkesinden korktun. Çocuklarını onun öfkesinden korumak için onlara muska taktın. Oysa onları koruman gereken Lilith'in isyanı değil Havva'nın itaatkârlığıdır.

Çocuklarını doğar doğmaz gururun idam sebebi sayıldığı bir dünyaya hediye ettin. Onlara egemenlerin yolunu gösterdin. Birkaç resim çizili at gözlükleriyle onları yalnız bıraktın. Medeniyetin sana yaptığı sen çocuklarına yaptın. Kötü değilsin, ama kötülerin kalıplarını üstünde gururla taşıdığın için kötüden daha aşağılıksın ve suçlusun. Kendine karşı bu ihanetini nasıl affedeceksin? Kendi onurun ve vicdanın karşısında küçük düştüğünde kendini nasıl savunacaksın?

 Kendine karşı duyacağın suçluluktan kurtulmanın tek yolu düşsel zincirini ve deli gömleğini çıkartıp atmaktır. Çıkartamıyorsan bile, onunla övünme. Çünkü o sana ait değil.

 Medeniyetin çürüklüğünden kendini kurtarmanın tek yolu ise Lilith'in yolundan gitmektir. Adem ve Havva'nın çocuğu olmayı reddedip, bu onuru için sürülen, işkence edilen kadının yolundan gitmektir. Lanetli olmaktır! Onların laneti senin için bir övgü olsun.

 Ondan korkma... Başkaldırdığın zaman Lilith'in lanetini anlayacaksın. Özgür bir insan için, başkaldıran lanetli olamaz. Lilith'in lanetini kaldır. Anla onu...

 Biz Lilith'in çocuklarıyız. Boyun eğmediğimiz için cennetten kovulduğumuzda, cennetin hiç var olmadığını anladık. Kovulanlar olarak sana oradan çıkmanı söylüyoruz. Gel ve gerçeğin acısını çek.
 Prenses Gizlihan'ın sarayında, zümrütten meyvelerle eğlenmektense, bir güvercinin peşinden git. Başkasının hayal dünyasında yaşama onursuzluğundan vazgeç! Gel... Çünkü hep buradaydın ve Şahmaran her zaman cömertti.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Çöplükten Kaçışın Kısa Hikayesi (5.Mektup)




  Hakkımızda başından beri söylenen her şey yalandı. Sizi sizden uzaklaştırmak istediğimiz söylendi çünkü onların gözünde biz bizden uzaktık. Oysa amacımız, kimliklerimizden uzaklaşmak değil geri dönmekti. Tanımların, kalıpların olmadığı o günlere geri dönmek için ileriye, daha ileriye gitmemiz gerekiyordu. Çünkü geçmişimizin temizliği, duruluğu bizim onu bulmamızda saklıydı.

 Zamanın bize iyi şeyler getireceğini vaad ettiler. Bilgiyi, gelişimi ve devrimi getireceğinden bahsettiler. Oysa onların kontrolünde zaman bize gereksiz kalıplar, boş tanımlar dışında birşey getirmedi. Zamanın bizi yıldızlarda gezdireceğini söylediler. Oysa onların kontrolünde zaman bizi bir çöplük yığınına getirdi.

 Gözlerimizi açtığımızda kendimizi bir çöplükte bulduk. Kelimelerden oluşturulmuş devasa bir çöplüktü. İlk adımlarımızı attığımızda, konuşmayı öğrendiğimizde bize bir yaldız boyası verildi. Görevimiz bu çöp yığınından bazılarını ayıklayıp boyamak ve onlara tapınmaktı. Beğenmediğimiz çöpleri bir kenara atıp, beğendiklerimizi boyamaya başladık. Bazı çöpler ötekinden daha güzeldi. Evet, yaptığımız ahlâk dışıydı belki ama hiçbirşeydi çünkü bu çöplük, boyalı kelimeler için öldürenlerin akıttığı kanla temizleniyordu.

 Bizi çağıran ses bize aitti. Onu bu çöp yığınında aradık oysa o çok uzaktan sesleniyordu. Ufkun ötesinden, renklerin bittiği yerden ve boşluktan sesleniyordu. Birşeyler yaratabilmemiz için boşluğa gitmemiz gerekliydi çünkü kalabalık zaten yaratılmış ve bozulmuştu.
 Biz gittiğimizde size hakkımızda kötü şeyler söylediler. Siz de inandınız. Çünkü elinizdeki yaldız boyasına kendinizi o kadar kaptırmıştınız ki, bir çöplükte yaşadığınızı unuttunuz. Oysa biz sizi değiştiremezdik. Sadece kendinizi bulmanız için boşluğa davet edebilirdik.

Zamanın bize getireceği şeyler hiçbir zaman olmadı. Bizim zamanda yolculuk edip bulmamız gerekiyordu. Kimse bize birşey getirmedi ve getirmeyecek. Biz bunun farkındayız.
Şimdi bize öncekinden daha yakınız. Çabalarımız, kendimizi bulmamız içindir. Üstümüze sinen çöp kokusundan arındıkça kendimizi bulacağız ve boşluğa gittikçe yaratacak, karanlığa gittikçe parlayacağız.
 
 Yıkanın ve yaldız boyasından, çöp kokusundan temizlenin. Tanımlardan kurtulun. Yaşamın tek amacı kendini bulmaktır.

"Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız, yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak!"
Ursula K. Le Guin - Mülksüzler

22 Nisan 2012 Pazar

Siyah Ahitler II: İtaatsiz Hayalperest Öğütler


 Kendinin farkında olmakla başlar her şey. Başkalarının kurgusunda, hayalinde ve oyununda bir parça olmaktansa kendi hayal dünyanda yaşamak... Kendinin farkında olduğunda yapacağın ilk şey bu olacak. Sana "hayalperest" diyecekler. Oysa sen, duvarsız bir hapishanenin firarisi olacaksın.
Özgürlük! Onların zihninin bir parçası, onların kurgusunun bir figüranı olmaktan kurtulduğun zaman özgürlüğe yaklaşacaksın. Seni dışarıdan görenler hantal bir kaya zannedecek. Oysa sen içinde yıldızlar biriktirmiş olacaksın. Onları herkese göstermek isteyeceksin, kalabalığın arasında, duvarın ardındakilere göstermek isteyeceksin. "Sizin yaşadığınız sefalet!" diye bağıracaksın. Öfkelenecekler, uzaklaşacaklar, çünkü korkacaklar. Oysa sana yaklaşabilenler yıldızların ışığıyla parıldayabilecek.

 Sen, tanımlanmadın! O ya da bu değilsin! Sadece "sen"sin. Tanımlanamazsın. Eğer tanımlanabiliyorsan, sen olmaktan çok uzaktasın. Sadece oyunun basit bir parçası ve kalabalık resminin basit bir detayısın. Bütün bu pembelikte fark edilmek için, kararmalısın. 
 Onları çizebilirler. Tasarlayabilir, yaratabilirler. Onların bedenleri ve benlikleri, birilerinin elinde şekil almayı bekleyen bir kil yığını gibidir. Bütün benliklerini, şeytan heykeltraşlarının eline bırakırlar. Yaratılmak, yontulmak, şekillendirilmek ve boyanmak isterler. Sen, en azından kendi çirkinliğine sahipsindir. Bir oyuncak bebek, kurşun asker kolonisinin içinde sen devasa bir insan olursun. 


 Kendinle övünme ve gurur duyma. Bu aşağılık duygu onlara aittir. Onların kişilikleri, tüccarların ve şeytanların elinde rehindir. Karşılığında kendileriyle övünme ve gurur duyma duygularını almışlardır. Kendileriyle övünme dereceleri, onların fiyatlarıdır. Sen fiyatsız ve karşılıksızsın. Seni, senden başka birşeyle anlayamazlar. 

Sevilmeyeceksin... Nefret edileceksin. Gurur duyduğun tek şey bu olsun.