Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için dikilirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir

-Max Horkhaimer

din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2014 Pazar

Distopyaya Doğru I: Modern Kutsalın Doğumu




 Roma’nın ve Mısır’ın görkemli tanrıları, semavi dinlerin tanrısı karşısında dayanamadı. Bir zamanlar Hıristiyanları diri diri yakan Roma zamanla Hıristiyanlığın yegâne savunucusu hâline geldi. Olympos Dağı’nda yaşayan tanrılar, büyüyen krallıkların ve imparatorlukların ihtiyaçlarını karşılamıyordu. İmparatorun yeryüzünde tek egemen olma isteğini meşrulaştırabilmesi için gökyüzünde tek tanrı olmalıydı ve bu tanrının yeryüzünde temsilcileri olmalıydı.

 Ortaçağ Kilisesi bir zamanlar Tanrı’nın yegâne temsilcisiydi. Tanrı adına insanları aforoz etme ve cezalandırma yetkisine sahipti. İran’ın şahı ve Osmanlı’nın sultanı Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesiydi. Dünyanın hemen hemen her yerinde krallar meşruiyetlerini gökyüzünde yaşayan despot bir tanrıdan alıyorlardı. Ders kitaplarımızda aydınlanma olarak anlatılan hareketle bu kurumlar güçlerini yitirmeye başladılar. İnsan maddeyi ve yaşamı keşfettikçe kendisine Tanrı adına konuşan sınıfların sahtekârlığını anlaması zor olmadı. Ancak bu bilinç zamanla neredeyse eskisinden daha dogmatik ve daha akıldışı bir düzene dönüştü.

 Protestan ahlâkı, diğer mezheplerin aksine Altın Çağ’ın dünyanın tanrısallaştırılarak başlayacağını savunur. Bu görüşe premillenarizm adı verilir. İsa gökten inip inananları kurtarmayacak, aksine inananların tüm dünyayı kurtarmasından(!) sonra fiziksel olarak inecektir. Reform hareketleriyle başlayan bu dünyevileşme insanları Vatikan’ın kör inançlarından kurtardıysa da yeni kutsalların yaratımına sebep olmuştur. Öteki dünyanın önemi azaldıkça dünya kutsallaştı ve yeryüzü yeni totemlerin tapınağı hâline geldi.

 Türkiye, İtalya, Almanya, Endonezya gibi ülkelerde yenilik hareketleri eskisinden daha despot rejimlere, tanrılaşan bir devlete ve milyonların gölgelerinde kaybolduğu neredeyse mitolojik kahramanlara dönüştü. Almanya’daki milyonlar Hitler’in konuşmalarında kendinden geçmeye hazırdı çünkü Bismark döneminden beri çalışmanın bir orduyla savaşmak kadar kutsal olduğunu, insanın değerinin ancak ülkesi için çalışmasıyla ölçülebileceğini benimsemişlerdi. Nazi kamplarının kapısında Çalışmak Özgürleştirir (Arbeit Macht Frei) yazılması bu yüzden tesadüf değildir. Avrupa’da ulus-devletlerin tanrılaştığı bir çağ inşa edilirken okyanusun diğer yanında Benjamin Franklin, yararlı olanın erdemliliğini ve buna bağlı olarak para kazanmanın kutsallığını öne sürüyor, modern bir imparatorluk bu düşünceler üstünde yükseliyordu.

 Çağımızın kutsalları bu değerler üzerine kuruludur. Dünya bir cehenneme doğru gidiyor ve cehennem insanların bağıra çağıra acı çektikleri bir yer değil, içinde bulundukları pisliğin farkında olmadıkları bir yer olacak. Zamyatin’in Biz romanında ya da Orwell’ın meşhur 1984’ünde olduğu gibi insanların köleliklerini mutlu bir şekilde benimsedikleri ve özgürlüğün bir hakarete dönüşeceği bir düzenin, kötü bir kâbustan fazlası olmadığını söylemek imkânsız.

 Kapitalizm ve yararlı olanın erdemi bütün eski değerleri tahtından etti. Dinler zaten iktidarların kullanışlı aracı olarak var olmuşlardı ama ancak kapitalizm faizi haram ilan eden İslam dünyasına banka zincirleri açtırabilirdi.

Dinler ne kadar milyarlara hitap etseler de yok olmaktalar. Bugün bile hâli hazırda dünyanın birçok yerinde sembolik ve ideolojik anlamlar dışında bir şey ifade etmeyen dinler, bundan birkaç kuşak sonra varlıklarını sürdürseler bile zayıflayacak ve güç kaybedecekler. Ancak bu despot inanışların yok oluşu, insanın özgürlüğü adına değil öncekinden daha tehlikeli bir köleliğin benimsenişi adına olacak.


24 Kasım 2013 Pazar

İnanç: Hayatın Ötesindeki Kurgu




Ruhu madde dışı yapmak için ilahiyatçıların nedenleri vardı. Ahiret hayatında keşfettikleri hayali ülkeleri yurtlandırmak için ruhlara ve ham hayallere ihtiyaçları vardı. Maddi ruhlar bütün cisimler gibi dağılıp giderlerdi. Oysa, insanlar kendileriyle birlikte her şeyin kötü olacağına, her şeyin biteceğine inansalardı, öteki dünyanın coğrafyacıları ruhlarını bu bilinmeyen meskene gönderme hakkını yitirirlerdi. Bu ruhları otlattıkları umut ve hülya çadırından ve onları altında ezmeye özen gösterdikleri cehennem dehşetinden hiçbir yarar sağlayamazlardı. Yani ahiret âleminin insan türü için hiçbir gerçek yararı olmasa da, insan türünü oraya göndermeyi üstlenenler için yararı büyüktür.
 *Jean Meslier - Sağduyu / Tanrısızlığın İlmihâli

   Marquis de Sade "Eğer Tanrı'dan bahsetmeyi akıl eden ilk ahmak boğazlansaydı, yeryüzünde bir çok cinayet işlenirdi."der. Bu fikri bir zamanlar benimsiyordum, ancak bugün inancı eleştirmek için yüzeysel ve gerçek dışı kaldığını düşünüyorum. Çünkü gördüklerini tanımlama çabasında olan bu adamcağızı boğazlasaydık bile bir başkası bu fikri edinecekti.
 İnanç, insanın zihinsel ve sosyal gelişiminin getirdiği kaçınılmaz sonuçlardan biridir. Dindarların iddia ettiği gibi her insanın içinde doğuştan var olmasa da, maddeyi henüz kavrayamamış atalarımızın dünyayı anlamlandırmaya çalışırken işin bir madde ötesine ve bir inanca dönüşmemesi beklenemezdi.

 Kaba olarak; inancı doğuran insanlığın dünyayı anlamlandırma isteği ve gördüklerine, yaşadıklarına karşı duyduğu meraktır. İnanç, insanın yaşamı için bir açıklama bulma gereksiniminden doğmuştur. Mitolojide bitkilerin, hayvanların, doğa olaylarının ve hislerin birer sorumlu tanrılarının olmasının sebebi budur. Gördüğünün ardında onu kontrol eden doğaüstü bir varlık tahayyül etmek, insanın işini kolaylaştırmış ve onu büyük bir zahmetten kurtarmıştır.

 Bu masumane anlamlandırma çabası, zamanla dünyanın kendisini önemsiz bir hâle getirmiş, maddeyi anlayabilmek için girilen bu çaba maddenin kendisini önemsizleştirmiştir. Dini bilimin karşısına koymak; bilimin antitezi olarak görmek bu yüzden yanlış bir görüştür çünkü zaten din maddenin gerçekliğini reddetmekte ve onu sanal bir şey olarak görmektedir. İnanç, beşer olanı reddeder ve beşeri açıklamak için kullanılan bilgiyi önemsiz görür. İnancın mantığına göre madde, sadece tanrının neler yapabildiğinin, ne kadar harika bir kainat yaratabildiğinin göstergesidir. Ancak hakikat, beşerin dışındadır ve insanın ona ulaşabilmesi için gündelik hayatından uzaklaşması gerekir. Hâli hazırda din, dünyanın ve insanlığın gerçeklerine yabancılaşmış bir şeyken onu pozitif bilimlerle çürütmeye çalışmak anlamsız bir çabadır.
 Aynı zamanda dini basit bir cehalet, geri kalmışlık ya da psikolojik rahatsızlıktan kaynaklanan bir şey olarak görmek de gerçek dışı, gerçek dışı olduğu gibi elitist bir düşüncedir. Dinin insan hayatında edindiği yer tüm bunlardan daha karmaşıktır.

 Bir gecede binlerce insanın veba salgınından öldüğü Ortaçağ Avrupa'sında insanların yaşadıkları dünyayı reddedip başka bir dünya kurgulamamaları imkânsızdı. Yaşanılan hayat ne kadar kötü ve ne kadar az tatmin ediciyse, bu hayatın sonrası o kadar anlamlı hâle gelir ve insan, ölümü kabullenemediği için yarattığı hayali âlemleri düşleyerek yaşamaya başlar.

 İnanç, maddenin bilgisine sahip olmayan ilkel insanın hayatı anlamlandırma çabasının ötesinde, hayatın kaynağı ve sanal maddenin ötesindeki gerçek olarak algılanan bir şey hâline gelir. İşte insanların birbirlerini öldürmelerine sebep din burada ortaya çıkar.
 Henüz medya, eğitim sistemi, resmi ideoloji gibi tahakküm kaynakları yokken din hepsinin işlevini gerçekleştirmiş ve ilkel bir toplum mühendisliği olarak insanlık tarihinde yerini almıştır. Bugün hayatımızda olan tahakküm kurumları, kilisenin yokluğunda ortaya çıkmış şeylerdir. Din, insanları manevi açıdan hipnotize edip iktidarın birer kulu hâline getirmeye yaramıştır. Bu, dindar insanlara yönelik bir itham ya da hakaret değil, kurumsallaşmış inancın açıklamasıdır.
. Eski Ahit'in tanrısı bir hükümdar gibi konuşur, çünkü dünyadaki hükümdar tasvirinin bütün evrene uyarlanmış hâlidir. Tanrı'nın trajedisi burada başlar; bir kar tanesini bile sanat eseri olarak yaratan yüce kuvvet, birden bire iktidarın ve kralların sözcüsü hâline gelmiştir.
Jean Baudrillard'ın imgesel tanrısı burada önem kazanır.(*) Kurumsallaşmış inancın insanlara verdiği dünyaya ve hayata dair bir açıklama getiren, manevi bir şey değil, kilise törenleri ve şehit masalları gibi sembolik şeyler verip onları iktidarın kesin tebaası hâline getiren bir hipnozdur.

 İnanç bireysel bir motivasyon ve rahatlama kaynağı olabilir, hatta zaman zaman insanların içinden çıkamadıkları kavramların (iyilik-kötülük, etik vs) anlaşılması için yardımcı olabilir ancak nazarımda bu onu gerçek yapmaz.
 Dünyayı iyi ve kötü olarak kesin çizgilerle ayırmak, onu doğru algılamamızı önler. Yaşam, aydınlık ve karanlık, siyah ve beyaz olarak ayrılabilecek kadar basit değildir. Ancak inanç dünyayı şeytan ve tanrı arasında ayırırken bir taraf seçmemizi ister ve hangi tarafı seçersek seçelim bir savaş içinde olduğumuzu söyler. Zerdüşt'ün Ahuramazda'sı ve Ehrimen'i insanlık tarihinde yerini aldığından beri dünya tanrı ile şeytanın savaş alanıdır. Bireysel hayatımızda ve düşüncelerimizde kurtulamadığımız bu mantık, inancın bize bir hediyesidir.
 İktidar bu yüzden inancı sever, çünkü cennetin anahtarının kendi elinde olduğunu söyleyip insanları şeytana karşı savaşa davet etmek onun gücünü arttırır.

 Kısacası; inanç meselesi şüphesiz ki bir yazıyla özetlenemeyecek kadar karmaşıktır. Ancak insanın kendisini kavrayabilmesi ve özgürlüğünü elde edebilmesi için, kurumsallaşmış söylemlerin beynindeki yankılarından kurtulması gerektiğini söyleyebilirim. 

(*)Baudrillard'ın "İmgesel Tanrı"sından bu yazımda bahsetmiştim.

9 Aralık 2012 Pazar

Cehâlet, Hurafe İhtiyacı ve "Son"u İstemek




Kültürümüzde ve düşüncemizde, böyle inançlara yol açan neler oluyor? Kuşkucular ve bilim adamları tarafından önerilen teoriler çoktur: hiç eğitim olmaması, yanlış eğitim, eleştirel düşünce yokluğu, dinin yükseliği, dinin çöküşü, geleneksel dinin yerini mezheplerin alması, bilim korkusu, Yeni Çağ, Karanlık Çağlar'ın yenilenmesi, çok fazla televizyon, yeterli okuma olmaması, yanlış kitapları okuma, yoksul ebeveynler, basit eski cahillik ve aptallık. Kanada, Ontario'dan bir gazeteci bana, "karşı olduğunuz şeyin en aşağılık somutlaşması" dediği bir şeyi gönderdi. Bu yerel kitapçısından aldığı, üzerine "Yeni çağ Bölümü Bilim Bölümüne Taşınmıştır" yazılmış parlak turuncu renkli bir karton işaretti. "Toplumun kolayca, sorgulama ve eleştirel incelemenin yerine büyü ve batıl inancı koymasından korkuyorum", diye yazıyordu. "Eğer bu olgunun kültürümüzde ne kadar yerleşmiş olduğunu gösteren bir ikon olsaydı, bu işaret kesinlikle o olurdu." Bir kültür olarak bilimi sahte bilimden, tarihi sahte tarihten ve duyguyu saçmalıktan ayırmakta sorunumuz var gibi görünmektedir. Ama sorunun bundan daha derinde yattığını düşünüyorum. Bunu anlamak için kültürün ve toplumun katmanlarını bireysel insanın aklı ve kalbine kadar kazmalıyız. İnsanların neden saçma şeylere inandığı sorusuna verilecek tek bir cevap yoktur.
*Michael Shermer - İnsanlar Neden Saçma Şeylere İnanır

  Bilgiyi ve cehaleti birbirinin zıttı olarak düşünürsek, ikisinin de sonu yoktur. Cehâlet, bilgisizlikten daha tehlikeli bir durumdur. Cehalet, bilgi seviyesinden, azlığından ya da çokluğundan çok bir saplantı hâlidir. Bütün dünyası birkaç kavram ve birkaç kelime etrafında dönen herkes câhildir. Cehâlet, insana bitmeyen bir güven ve mutluluk verir. Câhil insanların dinleri, düşünceleri, ideolojileri, milletleri vs değişebilir ama tek gerçeğin kendi düşündükleri ve öğrendikleri olduğu, dünyanın kurtuluşunun insanları düşüncelerine göre tek tip hâline getirmek daha kötüsü öyle olamayanı yok etmek isteği hepsinin ortak noktasıdır.
 Bu yüzden câhil, sayısı ne kadar çok olursa olsun, özünde tek karakterdir.
Câhil ve cehâlet ile ilgili bu tanımı yapmamın sebebi ise; cehâlet için üretilen bilgiyi, kendi deyimimle postmodern hurafeyi anlatacak olmam.

 Sanat ile ilgili bir yazımda fotoğrafçı ve ressam Marcel Duchamp'ın bir pisuvarı ünlü bir sergide uzun süre sergilediğinden ve gösterişli câhillerin algılarıyla nasıl alay ettiğinden bahsettim.
 Şehirlerde, modern yerlerde yaşıyor ve ya oralara sık gidiyorsanız bu gösterişli câhillere rastlamanız olasıdır. Klasik câhiller gibi hurafeleri, akla mantığa uymayan inançları vardır. Kurşun döktüren bir köylüyle câhil, batıl inanç, hurafe, aptal gibi kelimelerle alay ederken enerji koçlarına, yıldız falcılarına inanırlar. Tanrı'ya inanmazlar ama Nostradamus mutlaka geleceği görmüştür. Ruhlara ve cinlere inanmazlar ama paranormal varlıklar vardır. Etrafımda böyle birkaç insan var, gerçekten sıkıcılar.

 Peki bir insan bunu neden yapar? Bu kadar saplantılı olmayı, süslü kelimelerle câhil kalmayı neden bu kadar ister ve kabullenir? Düşünecek, okuyacak ve araştıracak imkânları varken kutudan neden çıkmaz?
Çünkü tesellilerini bırakmayı istemez. Hayattan sıkılmaktadır, yaşamak istememektedir, buna rağmen devamlı gülüp mutlu görünmeye çalışır ve bu psikolojisini olduğundan daha beter hâle getirir. Çareyi de batıl inançlarda bulur. Basit bir beyin telkini olan meditasyon ile doğa ötesine geçebileceğini düşünür. Ona iyi şeyler söylemesi için tarot falcısına dünyanın parasını verir. Onu bir sevgi kelebeğine, mutlu bir insana dönüşeceğine inanması için enerji koçundan yardım alır. Ve, işin en trajik kısmı, ölmeyi isteyip cesaret edemediği için dünyanın sonu'na, basit numeroloji hesaplarından ibaret olan kıyamet tarihlerine inanır.

 İnsanların isteklerinin, arzuladıklarının inançların şekillenmesinde önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanlar ölümü kabullenemdikleri, yok oluşu kabullenemedikleri için ölümden sonraki hayatı tasarladılar. Adaleti sağlayamadıkları ve adaletsizliği kabullenemedikleri için cenneti ve cehennemi tasarladılar. Şimdi ise yaşamayı ve ölümü deneyecek cesaretleri olmadığını kabullenemedikleri için kıyamet tarihleri tasarlıyorlar.
 Hurafe üretmek için para alan insanlar, insanların tesellilerini hiç bir zaman kaçırmamışlardır. Özellikle numeroloji bunun için önemlidir. Eğer istenen kıyametse Kuran ve ya İncil'deki birkaç sure numarasını çarpıp bölüp kıyametin yaklaştığını söyleyebilirler. Eğer matematiğim kötü olmasaydı ben de bir kıyamet tarihi çıkarabilirdim, ama kötü, şansınıza küsün!
 Bu Vikipedi sayfasında bugüne kadar kaydedilmiş kıyamet tarihleri var. Biraz incelerseniz özellikle 1800'lerden sonra arttığını görürsünüz. Çünkü sanayileşme, kentleşme, modern hayat insanları bunaltıyor ve yaşamdan bıktırıyor. Bazı şahitler gibi hurafe üreticileri de insanların ölüm ümidine cevap vermek için kıyamet tarihi üretiyor.
 Özellikle 1994 yılından beri kıyametin kopacağını söyleyen Harold Camping dikkâtimi çekti. Bu insan geçen yıl 21 Ekim'de kıyametin kopacağını söylemiş ve 22 Ekim'de randevu almak isteyen gazetecileri "Ne gerek var, 21 Ekim'de hepimiz öleceğiz" diye terslemişti. Ayrıca neredeyse her yıl kıyamet kopacağını iddia eden Yehova Şahitleri'nin durumu da ilginç tabi.
2012 filminin Box Office rakamlarına bakarsak bu hurafelerin nasıl pazarlandığını ve ne kadar kazandırdığını görebiliriz.

 Duyduğum kadarıyla Şirince'de otellerde boş yer kalmamış ve bir gecelik oda fiyatı 1000 TL'ye kadar yükselmiş. Bunalım nelere yol açıyor...
Bu kadar kıyamet tarihi içinde sadece 21 Aralık'ın bu kadar benimsenmesinin sebebi ise Holywood'un bunu servis etmesinden başka bir şey değil. Nasıl UFO filmlerinden sonra uzaylılara tapan tarikâtlar ortaya çıktıysa Holywood bu kıyamet tarihini pazarladıktan sonra kitleler buna inanmaya başladı.

 Ama 22 Aralık'ta yeni bir kıyamet tarihi bulacaklar. Bununla ilgili filmler, kitaplar, dergiler yayınlayacak, toplantılar düzenleyecek ve yine köşeyi dönecekler. Çünkü yaşamak istemeyip ölemeyen insanlar kendilerine inanmak, kendilerini onların  komplo teorilerine inandırmak için her zaman hazır bulunacak.
 
 Eğer hayat sizin için bu kadar sıkıcıysa, ölmeyi bu kıyamet hurafelerine inanacak kadar çok istiyorsanız, ölün gitsin.
Mutsuzsunuz, mesele mutlu olabilmek değil zaten bu çok zor, mesele mutsuzluğu kabullenebilmek. O zaman bu hurafelere ihtiyacınız kalmaz. Kendinizi saplandığınız bunalımdan ve onun getirdiği cehâletten kurtarmak yerine böyle şeylerle rahatlatmaya çalışmanız da çok acınası bir durum.


20 Ekim 2012 Cumartesi

Tanrı Gerçekten Öldü Mü?




http://p.twimg.com/AvNJe4lCAAEzjMB.jpg
 Tanrı'ya inanmak ya da inanmamak bir tercihtir. İnsan mantıksal ya da duygusal sebeplerle tanrıya inanabilir ya da onu reddedebilir. Varlığını ya da yokluğunu tartışmayacağım, bunu tartışmanın artık anlamsız olduğunu düşünüyorum. Günlük hayattaki tanrıdan ve arasında su ile buz gibi bir ilişki bulunan baba'dan bahsedeceğim. Bugün bize anlatılan Tanrı, ataerkildir dolayısıyla baba ile doğrudan ilişkilidir. Tanrı'nın öldüğü söyleniyor, oysa tanrı ölmedi sadece şekil değiştirdi.
Acı bir gerçektir ki; çocukluk hastalıklarından kurtulamamış bir toplumda yaşıyoruz. Toplum kuralları, gelenekler, eğitim sistemi bu toprakların insanlarını bir çocukluk hastalığına mâhkum etmiş. Türk insanının ölürken ve vergi verirken sorun çıkarmaması için bir baba'ya ve bir tanrıya biat etmesi lâzımdı. Tanrı ve baba, tıpkı Hıristiyanlıktaki teslis inancı (baba-oğul-kutsal ruh) gibi bilinçlerimize yerleştirildi. Tanrı ve baba, ayrılmaz bir bütündü. Tanrı babayı, baba tanrıyı korumak zorundaydı çünkü babanın varlığı tanrıya bağlıydı ve tanrının bilinmesi babanın sorumluluğundaydı.

 Baba'nın ne olduğunu anladınız değil mi? Çocukluğumuzdan beri varlığımızın armağan olduğu yüce varlığı tanımakta zorlanmamışsınızdır eminim. Yine anlayamadıysanız bir reklamla yardımcı olayım.


 

 Hepimiz bir aileyiz. Bütün ülke bir aileye benzetilmiş ve bu ailenin barış içinde yaşaması gerektiği söylenmiş. Kulağa hoş geliyor değil mi? İnsanlar çatışmaya başladığı zaman bir baba ortaya çıkıyor yüksek otoritesiyle uyumu sağlıyor. Ne kadar farklı olursanız olun ne kadar düşünürseniz düşünün babanın otoritesi karşısında söz hakkınız önemsizleşiyor ve huzur adına söyleyeceklerinizden taviz verip bir kenara çekiliyorsunuz.
  Diktatörlerin ve zalimlerin en büyük bahanesi düzen ve barıştır. V For Vendetta'daki İngiliz halkı panik ve korku hâlindeyken onlara düzen ve huzur vaadeden Adam Sutler'a sarılır. Tıpkı bazılarının bugün ülkede iç savaş vardı, kardeş kardeşi vuruyordu, bir gecede bütün şiddeti bitirdi bahanesiyle ülke tarihinin en kanlı günlerini yaşatan generalleri yüceltmesi gibi.
 İnsanların bir otoritenin korkusunu taşıdıkları bir ortamda barıştan söz edilemez. Çünkü korkarak susan insanlar içlerinde bir öfke biriktireceklerdir. Otorite her zaman var olanı yok etme çabasındadır oysa var olan asla yok olmaz. Otorite, konuşanı anlamadan susturma çabasındadır çünkü birilerinin konuşması onun egemenliğini tehdit eder. Bütün bunları bir reklamdan çıkardığım için paranoyak görünmüş olabilirim. Ama reklamları hazırlayan insanlar yaşadıkları toplumu tanımak ve onlara hitap etmek zorundadırlar ve bu reklam çocukluk hastalıklarından kurtulamamış bir topluma hitap ediyor. Ayrıca biraz paranoya iyidir.
 Bundan birkaç yıl önceki domuz gribini hatırlarsınız. Bir türlü anlaşma sağlanamayan aşı konusunda röportaj yapılan bir adam "Büyüklerimiz olun diyor, onlar kötülüğümüzü istemezler, bir şey diyorlarsa doğrudur" demişti. Babanın şiddetine ve baskısına karşı çıkmaya cesaret edemeyen insan onu sevmeye ve ona mecburen güvenmeye başlar. Reklamdaki de mecburiyetten güvenilen ve sevilen bir babayı hatırlattı bana.
 Tanrıların düzeninde yaşıyoruz. Tanrı ölmedi ve insanlar onu tabiri caizse bir akıl hastanesinde yaşatmaya devam ediyorlar. Üstelik kurtulamadıkları zincirlerden gurur duyuyorlar. Korkularını kibirle bastırıyor ve onlara eziyet edene karşı bir sevgi duyuyorlar. Baba onları feda ettiğinde ve hayatlarını hiçe saydığında dahi buna karşı çıkmak şöyle dursun, bunu büyük bir gururla kabulleniyorlar. Çünkü bu babanın kanlarını içerek beslendiği ataları ölümü kabullenmişti. Çünkü bu organizmanın onlara darağaçlarında ölen atalarından miras kaldığına inanıyorlar.
 Tanrı, insanların imanı sayesinde yaşıyor. Ne zaman öldüğü zannedilse ruhu başka bir bedende ortaya çıkıyor.
 Şimdi bu babayı ya da yaygın deyimle Tanrı'yı öldürmekten bahsedelim.
  Tanrı'yı öldürmek! Kulağa hoş geliyor. Tanrı'yı öldürmeliyiz peki ne için? Özgürleşmek için mi? Yoksa yerine geçmek için mi? Şunu söylemeliyim ki; benim görüşüme göre Tanrı asla ölmedi. Sadece şekil değiştirdi daha doğrusu reenkarnasyona uğradı. Yani farklı şekillerde, farklı kalıplarda yaşamaya devam etti. Dindar olsun ya da olmasın, bir dine inansın ya da inanmasın insanlar tanrıya, tanrılara tapmaya devam ettiler. İnsanlardan tanrılar yarattılar ve onların ölümünü dahi kabullenemediler. Putlara dair değişen tek şey şekilleriydi ve insanların tapınmalarına dair değişen tek şey verdikleri isimlerdi. Çünkü put kırıcıları, birer Oidepus'tu. Kendilerine eziyet eden babayı öldürürken niyetleri özgürleşmek değil babanın yerine geçmekti. Çocukluktan asla kurtulamamış bir toplumun ilerlediği en son yer Oidepus Kompleksi'yse durum oldukça kötü demektir.
 Hükümdarlar, Tanrının egemenliğinden çıktıklarından beri tanrıyı yönetiyorlar. Modern zaman, politikacıların, hukukçuların, para babalarının, eğitim sisteminin ve medyanın organize bir şekilde tanrılar yarattığı ve halkın bu tanrılara inandığı zamandır.
 Tanrı, birileri tanrı olmak istediği sürece ölmeyecek. Bu yüzden asla ölmedi ve uzun süre ölmeyecek. Düzenler kurulacak, yıkılacak, tanrı şekil değiştirecek ve insanlar babanın gönüllü, söz dinleyen evlatları olarak savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye devam edecekler. Babaların kavgasında çocuklar ölecek.

 Evreni yaratan bir Tanrı'yı reddetmek kendi başına bir şey ifade etmiyor. Herhangi bir düzeni reddetmek kendi başına birşey ifade etmiyor. Önemli olan bütün tanrılardan ve babalardan kurtulup özgür çocuklar olabilmek.
 İşte o zaman "Tanrı öldü" diyebileceğiz...


6 Mayıs 2012 Pazar

Siyah Ahitler III: Kadının ve Yılanın Yolundan


 
Lilith’e işkenceler etti 
sandı ki martılar hep ona konacak 
kadın kitledi bir gün kapısını, istemedi 
ne de olsa ikisi de aynı topraktan yaratılmıştı 

-Çağdaş Çetinkaya -  Cehennem Tarihi / Lilith Şiiri


 Düzenin kimse tarafından bozulmadığını anla artık. Yanlış yapılmış bir şeyin bozulma olasılığı yoktur. Onu düzeltme umuduna kapılma çünkü yapamazsın.  Rüzgârın geldiği yeri yok etmeden yönünü değiştiremezsin. Var olanı düzeltmek yerine kendininkini yaratmak daha gerçekçi ve onurlu bir davranıştır. Bir taşı yontabilirsin, ama yanlış yapılmış bir heykeli yontamazsın. Yontulacak taşa, heykel yapılacak kile zaten doğduğundan beri sahipsin. En büyük hastalığın da bu zaten; kendi heykelini yapmak yerine başkasınınkini yontmaya çalışmak...

 Sana kadının ve yılanın lanetli olduğu söylendi. Yanlış yapılmış bir düzeni onların bozduğunu söylediler. Hiç yaşanmamış Altın Çağ'ı onların bitirdiğini ve onlardan uzak durursan ona ulaşacağını söylediler. Yalan söylediler. Düzen baştan bozuktu. Çünkü düzen, doğasını yaşayana ve isyan edene nefret üzerine kuruluydu. Sen hep Lilith'in öfkesinden korktun. Çocuklarını onun öfkesinden korumak için onlara muska taktın. Oysa onları koruman gereken Lilith'in isyanı değil Havva'nın itaatkârlığıdır.

Çocuklarını doğar doğmaz gururun idam sebebi sayıldığı bir dünyaya hediye ettin. Onlara egemenlerin yolunu gösterdin. Birkaç resim çizili at gözlükleriyle onları yalnız bıraktın. Medeniyetin sana yaptığı sen çocuklarına yaptın. Kötü değilsin, ama kötülerin kalıplarını üstünde gururla taşıdığın için kötüden daha aşağılıksın ve suçlusun. Kendine karşı bu ihanetini nasıl affedeceksin? Kendi onurun ve vicdanın karşısında küçük düştüğünde kendini nasıl savunacaksın?

 Kendine karşı duyacağın suçluluktan kurtulmanın tek yolu düşsel zincirini ve deli gömleğini çıkartıp atmaktır. Çıkartamıyorsan bile, onunla övünme. Çünkü o sana ait değil.

 Medeniyetin çürüklüğünden kendini kurtarmanın tek yolu ise Lilith'in yolundan gitmektir. Adem ve Havva'nın çocuğu olmayı reddedip, bu onuru için sürülen, işkence edilen kadının yolundan gitmektir. Lanetli olmaktır! Onların laneti senin için bir övgü olsun.

 Ondan korkma... Başkaldırdığın zaman Lilith'in lanetini anlayacaksın. Özgür bir insan için, başkaldıran lanetli olamaz. Lilith'in lanetini kaldır. Anla onu...

 Biz Lilith'in çocuklarıyız. Boyun eğmediğimiz için cennetten kovulduğumuzda, cennetin hiç var olmadığını anladık. Kovulanlar olarak sana oradan çıkmanı söylüyoruz. Gel ve gerçeğin acısını çek.
 Prenses Gizlihan'ın sarayında, zümrütten meyvelerle eğlenmektense, bir güvercinin peşinden git. Başkasının hayal dünyasında yaşama onursuzluğundan vazgeç! Gel... Çünkü hep buradaydın ve Şahmaran her zaman cömertti.

12 Mart 2012 Pazartesi

Madımak'ta Yanan 37 Kişi Hakkında Dava Dilekçesi Örneği


Evet, doğru okudunuz. Madımak'ta yanan 37 kişiye dava açmaya karar verdim. Sizin için de bir dilekçe örneği hazırladım. İlk iş bu dilekçeyi yazıcıdan çıkartıp en yakın Cumhuriyet Savcılığı'na, badem bıyıklı adaletsever amcalardan birine götürün. Bakın, sizi arzuhâlciye para vermekten de kurtardım. Neyse, başlıyorum.

(Buraya yaşadığınız ili yazın) Başsavcılığına;

Öncelikle verdiğiniz kararı yerinde bulmakta ve bir vatandaş olarak nacizane desteklemekteyim (Bol yalakalık önemlidir bunlar için). Bilhassa, otelin dışındaki vatandaşlarımızın sağlıklarının yerinde olması beni mutlu etmektedir. Onları koruduğunuz ve kolladığınız için size ayrıca müteşekkirim. Memleketimizin birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bu zamanlarda (Bilinen Replikler) dini ve milli duyarlılıklara sahip vatandaşlara her zaman ihtiyaç duymaktayız. Bu milli kahramanlarımızı koruduğunuz için size teşekkürü borç bilmekteyim (Devamlı tekrarlanan yalakalık cümleleri önemlidir).

İlk paragrafta düşüncelerinizi belirtip gereken yalakalığı yaptınız. Şimdi konunun dile getirildiği ikinci paragrafa geçebilirsiniz.

Madımak'ta bir yangın neticesinde ölmüş olan otuz yedi (yazıyla 37) şahıs hakkında şikâyette bulunacağım.
Öncelikle bu otuz yedi şahıs, sizin yani sevgili devlet büyüklerimin bana çizmiş olduğu özgürlük sınırlarını bozmakta ve benim sıradan bir vatandaş olarak, astlarımla üstlerimle iyi geçinerek yaşadığım, nereye gittiğini hiçbir zaman sorgulamadığım vergilerini ödediğim sıradan, makûl hayatımı mahvetmektedirler. Çünkü, televizyonu açtığımda ne kadar gelişmiş bir ülke olduğumuz, dünya lideri olacağımız gibi göğsümü kabartan ve beni afyonlayıp mutlu edecek hayaller görmek yerine bu şahısları görmekteyim. Bu şahıslar, tıpkı kötü niyetli tinerci ve tecavüzcü gazeteciler gibi benim haber almama hakkımı engellemekte ve huzurlu, rahat yaşamıma müdahale etmektedirler. Basın ve yayın organlarını, toplum vicdanını uzun süredir işgâl etmekte olan bu kötü niyetli hayaletler, başta sizin konuşmalarınız ve masallarınız olmak üzere televizyonda takip ettiğim yayın akışını izlerken dikkatimi dağıtmaktadırlar. Onlar yüzünden dizilerime, magazin programlarıma adapte olamamaktayım. İlk maruzatım bu konudadır.
Bu otuz yedi şahıs, aynı zamanda benim gurur duyma özgürlüğümü elimden almaktadırlar. Ülkemin yakın ve uzak tarihiyle masallara inanan bir çocuk gibi gurur duyabilecekken henüz on dokuz yıl önce kendini yakan bu insanlar (Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz) zamanın ötesinden benim bugünüme müdahale edip, gurur duyma ve sizi süper kahraman zannetme özgürlüğümü elimden almaktadırlar. Bu mesele gerçekten canımı sıkmakta ve beni büyük bir bunalıma sürüklemektedir. Beynimi bulandırmakta ve beni sizin tatlı sürünüzden ayrılıp bir tinerci olmaya (Tehlikenin farkında mısınız?) teşvik etmektedirler. Oysa ben uzay gemilerini karada yürüten ecdadımın hoşgörüsüyle, halkımın, milletimin bir karıncayı bile incitmeyen bir anlayışa sahip olduğuyla ilgili masallarla büyümüş birisi olarak, bu masallara inanma lüksüm kalmamıştır. Milletime ve ülkeme duyduğum sevgi ve güven, bu otuz yedi kişi tarafından gasp edilmiştir.
Son şikayetim amansızca bir saldırıyla ilgilidir. Kendini yakmış olan bu otuz yedi insan, beni sadece milletimden değil insanlığımdan da utandırmakta ve vicdanımı ele geçirmektedir.

Şikayet bölümünden sonra olayı kısaca özetleyin. Mâlum, amcaların işleri var. Sizinle mi uğraşacaklar? Devletin kurumlarını meşgul etmeyin.

İşbu sebeplerden ötürü aşağıda listesini vereceğim şahıslardan şikâyetçi olmaktayım. Ellerinizden öper, otelin etrafındaki vatandaşlarımızın sıhhatli olmasını dilerim.
Bir sonraki dava dilekçem Nişantaşı'nda kurşunun önüne atlayan provakatör gazeteci Hrant Dink hakkında olacaktır.
Gereğinin yapılmasını arz ederim.

EK: Şikayetçi olduğum şahıslar


Muhlis Akarsu - 45 yaşında, Müzisyen

Muhibe Akarsu - 35 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi

Gülender Akça - 25 yaşında

Metin Altıok - 52 yaşında, şair, yazar, felsefeci

Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı

Sehergül Ateş - 30 yaşında

Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair

Erdal Ayrancı - 35 yaşında

Asım Bezirci - 66 yaşında araştırmacı, yazar

Belkıs Çakır - 18 yaşında

Serpil Canik - 19 yaşında

Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör

Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı, üç telli curanın son ustası

Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı gazeteci

Serkan Doğan - 19 yaşında

Hasret Gültekin - 23 yaşında şair, sanatçı

Murat Gündüz - 22 yaşında

Gülsüm Karababa -22 yaşında

Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair

Emin Buğdaycı -18 yaşında şair.

Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist

Koray Kaya - 12 yaşında

Menekşe Kaya - 15 yaşında

Handan Metin - 20 yaşında

Sait Metin - 23 yaşında

Huriye Özkan - 22 yaşında

Yeşim Özkan - 20 yaşında

Ahmet Özyurt - 21 yaşında

Nurcan Şahin - 18 yaşında

Özlem Şahin - 17 yaşında

Asuman Sivri - 16 yaşında

Yasemin Sivri - 19 yaşında

Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı

İnci Türk - 22 yaşında