Zamanımızın gerçek bireyleri, kitle kültürünün kof, şişkin kişilikleri değil, ele geçmemek ve ezilmemek için dikilirken acının ve alçalışın cehennemlerinden geçmiş fedailerdir

-Max Horkhaimer

reklam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
reklam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2012 Cumartesi

Şimdi Reklamları İzlediniz




 Küresel düzeyde rekabet ediyor ya Türkiye, mesela büyüme hızı nasıl fetişleşecek o metinlerde? İş kazalarının kader olduğu şimiden mi öğretilecek? Rekabetçilik tazecik beyinlere nasıl nakşedilecek? Çocukların hayal gücü geniş. Ama "ekonomik sistemin getirdikleri" başlığında yetişkinlerin çocuklar üzerinde sınayacağı hayal gücü emin olun çok daha geniş ve ürkütücü.
*Pınar Öğünç; "Bugünkü dersimiz: Küçük Ekin'in AVM Keyfi" Radikal (06.04.2012)

 Reklamın esas amacı ürünü tanıtmak ve kalitesini anlatmak değil bir şekilde insanın aklına sokup satmaktır. Reklamın başarısı ürünü ne kadar iyi tanıttığıyla değil, ürünü nasıl akla soktuğuyla ölçülür. Şimdi şu reklam afişine bakın:


 Bir bira reklamı ve bu reklamda ilginizi çeken şeyin bira olmadığını anlamak için beyninizi okumam gerekmiyor. Bira sadece güzel kadının etrafındaki bir logodan ibaret. Bu logo, bu kadın aracılığıyla bilinçaltımıza sokuluyor ve biz markete gittiğimizde bu logoya ve kadına para veriyoruz. Reklam bilincimizden ziyade ilkel bilincimize hitap ediyor. Cinsellik kullanılsın ya da kullanılmasın, reklamın tek amacı bilinçaltına hitap etmek ve akılda kalmaktır.

 Reklam, topluma neyin hitap ettiğini anlamak için önemlidir. İlkel kabileleri anlamak için totemler ne kadar önemliyse, daha ilkel tüketim toplumunu anlamak için reklamlar o kadar önemlidir. Toplumun neyi istediğini, neyi arzuladığını, insanların ne olmak istediğini anlayabilmenin yolu reklamlardan geçer.

 Reklamlar hakkındaki bu kısa tezimden sonra esas meseleye reklam ve hitap ettiği toplum arasındaki ilişkiye geleyim.

 Biomen'in Hitler'li şampuan reklamını hatırlarsınız. Reklamda Adolf Hitler, kürsüsünden "Kadın kıyafetleri giymiyorsanız, kadın şampuanı da kullanmayın, erkek adam erkek şampuanı kullanır!" diye esip gürlüyordu. Oldukça tepki çekti ve yanlış hatırlamıyorsam yayından kaldırıldı. Firmanın satışlarını ne kadar etkilediğini bilmiyorum ama bu reklam Türk toplumuna hitap etmek için oldukça iyi seçilmişti.
Dur! Hemen yargıda bulunma! Yaşadığım toplumu insanların Adolf Hitler hayranı olmadığını, onun için ölüp dirilmediklerini bilecek kadar iyi tanıyorum. Mesele o değil. Mesele reklamın, toplumumuzun en hassas noktası olan erkeklik meselesine sert bir figürle hitap etmesi.

 Yazılarımdan birinde  Hürriyet'in aile reklamından bahsettim. Hikayeyi kısaca anlatmak gerekirse; aile üyeleri kavga ediyor ve babanın (toplumumuzca otorite, masaya yumruğunu vuracak babayiğit vs gibi isimlerle tanımlanan bir temsili) kibarca uyarmasıyla sessizlik ve huzur sağlanıyordu. Baba kültünün bu kadar önemli olduğu bir ülkede bu reklam hiç şaşırtıcı değildi. Çünkü topluma bu hitap ediyordu, verilecek birlik, kardeşlik mesajı ancak bir babanın yoluyla verilebilirdi.
 
  Marlboro'nun kovboyunu hatırlarsınız. Elbet bir yerlerde görmüşsünüzdür. Türkiye'de bir zamanlar yasak olması bile satışlarını düşürmedi ve bildiğim kadarıyla hâlâ en çok içilen sigaralardan biri. John Mingo'nun Marlboro'nun Kovboyu Nasıl Cinsiyet Değiştirdi kitabında okuduğuma göre Marlboro, filtreli bir sigara olarak üretildi ve kadınlar için üretilen ilk sigaraydı. Reklamlarında filtrenin kadınsı bir şey olduğu işleniyor ve sigara bu fikirle satılıyordu. 
 Kovboyumuzun rolü, sigara satışlarının düşmesiyle başladı. Filtreli sigara kadınsı bir şey olarak algılanmıştı ama kâr etmek için bir şekilde erkeklere de satılması gerekiyordu. Reklamlardaki ufak bir değişiklikle kadının yerine kovboy geldi ve Marlboro'nun satışları patladı. Çünkü Amerikan erkekliğine, sertliğine en az bizim Ali Desidero kadar hitap ediyordu. 
 
 Son zamanlarda nostaljinin reklamlarda kullanılıyor olması da dikkatinizi çekmiştir. İnsanlar yaşadıkları zamandan sıkılınca, memnun olmayınca nostalji pazarlanmaya başlandı. Üstelik 60lı, 70li yılları hiç yaşamayan jenerasyonumun insanları ne hikmetse o yılları özlemeye başladı. 
 Reklamcılık aynı zamanda bir toplum mühendisliğidir. Marlboro örneğinde olduğu gibi algılar yaratır ve onları değiştirir.
Şimdi bir de şu reklama bakın.
 

  
 Ergenlik çağındayken kendimi chat kanallarında olmadığım biri gibi tanıtmayı severdim. Çünkü yaşadığım durumdan pek memnun değildim. İnternetin bize sunduğu zararlı şeylerden biri de yabancılara karşı istediğimiz kişi olabilmektir. 
Reklamın anlatmak istediği de bu: Hayatınızdan memnun değilseniz Smile ADSL alın. Hızlı bir bağlantıyla olmak istediğiniz kişi olabilir, John olup New York'ta yaşayabilir ve bütün boş zamanlarınızı bu sefil hayal dünyasıyla geçirebilirsiniz.
Zayıf noktamızı nasıl da bulmuşlar değil mi? Hiçbirimizin yaşadığı hayatı istemediğini, bir çoğumuzun filmlerde anlatılan sahte hayata özendiğini iyi anlamışlar.

  Reklamları ve anlattıklarını reddetmek, kapitalizmin egemenliğini reddetmek için önemli bir adımdır.
 Reklamlar toplumu şekillendiriyor, algılarını değiştiriyor. Reklamlar zayıf noktalarımızı, kullanıp bizi yönlendiriyor. Özgür olmanın yollarından biri de bilincimizi logoların işgalinden kurtarmaktır.
Kurtaramadığımız sürece av olmaya devam edeceğiz.

1 Kasım 2012 Perşembe

"İdeal İnsan" Şimarıklığı ve Düzenin Çöplüğü


 Bizler çöküş durumundaki bir toplumun ortasında yaşıyoruz. Çürümenin kanıtları her tarafta mevcut. Muhafazakâr gericiler, ailenin parçalanmasına, uyuşturucu salgınına, suça, akılsız şiddete ve diğer her şeye sızlanıp duruyorlar. Onların tek yanıtı devlet baskısını arttırmaktır; daha fazla polis, daha fazla hapishane, daha sert cezalar, hatta muhtemel "suçlu tiplerin" genetik soruşturması. Onların göremedikleri ya da göremeyecekleri şey, bu olguların, onların temsilciliğini yaptıkları toplumsal sistemin açmazının belirtileri olduğudur. Onlar "piyasa güçleri"nin, milyonlarca insanı işsizliğe mahkûm eden aynı akıldışı güçlerin savunucularıdır
Alan Woods & Ted Grant - Aklın İsyanı

 Önceki yazımda "Tanrı"dan bahsettim. Tanrı ölmedi, şekil değiştirdi, kılıktan kılığa girdi ve yaşamaya devam etti. Çünkü sadık kulları onu her seferinde mezarından çıkardı. Bu sefer bu Tanrı'nın sadık kullarından, ideal insandan bahsedeceğim.
 Nazileri lanetliyoruz. Ne zaman konu İkinci Dünya Savaşı'ndan, 40lı yıllardan bahsedilse bu savaşa sebep olan Hitler'i, insanları katleden, kamplara doldurup öldüren Nazileri lanetliyoruz. Evet, bu tarihin utancıdır ve lanetlenmelidir. Peki biz zihniyet olarak Nazilerden ne kadar uzağız?
 Öncelikle tarihe karşı şu masalsı bakışı aşamadık. Ne zaman tarihten bahsedilse iyiler ve kötüler, kahramanlar ve şeytanlar havada uçuşuyor. Çünkü biz Tanrı'nın sadık kulları, kralın sadık tebaası olarak yetiştirildik. Biz mükemmele ulaşmaya çalışan kulların korkması ve tanrıya sıkı sıkı bağlanması için bir de şeytan gerekiyordu.
  Şu resme bir bakalım:



 Bir Nazi propaganda çizimi. Adamın doğrulabilmek için sırtındaki cücelerden kurtulması gerekiyor. Bu çirkin cüceler, bizim mükemmel adamımıza, ideal insanımıza ancak "yük" olabilir ve onlardan kurtulması gerekir. Bu cücelerin Yahudiler olduğunu tahmin etmek zor değil.

 Geçen yıl bir okul müdürü, çocukların suça eğilimli doğduğundan ve bu eğilimi taşıyan çocukların yürümeden yok edilmesinden bahsetti. Onun küçük dünyasına göre insanları suça iten fakirlik, toplum baskısı gibi şeyler değildi. Suçlular suçlu doğar, suç işler, mükemmel toplumu alt üst eder ve sorun çıkarır. Onlardan kurtulmak, toplumun temizlenmesi ve sorunların bitmesi için tek yoldur. Tıpkı resimdeki cüceler gibi...

 Müdürün bu düşünceleri oldukça tepki aldı. Yanlış hatırlamıyorsam hakkında soruşturma açıldı ve görevden alındı. Toplumun alışkın olmadığı, birinin bunları söylemesi değil, birinin bunları bu kadar açık söylemesiydi. Bütün vahşi hayvanların kuzu postuna büründüğü yerde, postu çıkaran hayvan günah keçisi seçilir.  Bu söylemlerin süslenip püslenip halka sunulduğu yerlerde bunları açıkça belli eden insanlardan hoşlanmazlar.
 Bugün medeniyetin Hitler'i lanetlemesinin sebebi, onun yaptıklarına karşı olması ve ya ondan utanması değil, onu ve onun gibi binlercesini doğuracak potansiyeli taşımasıdır. George Bush'un, Hitler'in ne kadar kötü bir adam olduğundan bahsettiğini düşünsenize. Ne komik olurdu değil mi?
 Hitler, Avrupa'da tarihin en büyük kıyımlarından birini yaparken kafasında ideal insan vardı. Onun önündeki bütün engeller yok edilmeliydi. İdeal insan, cüceleri sırtından atıp doğrulabilmeliydi. Bugün misyonerler,  radikal İslamcılar, Amerikan milliyetçileri vs vs bütün hepsinin kafasında, gelişmenin önündeki en büyük engel olarak dünyanın kendileri gibi olmayan geri kalanı vardır. Herkes, kurtuluşun ve mükemmel bir dünyanın anahtarını kendi ellerinde görür.

En büyük katliamlara yol açan hayali karakter bu ideal insandır. Kızılderililer katledilirken yaratılmaya çalışılan buydu. Emperyalizm, filmleriyle, çizgi romanlarıyla kendi ideal insanını bütün dünyaya pazarladı. Söylediklerine göre Amerikan askerleri, namluların ucunda ışık taşıyan medeniyet savaşçılarıydı.
Hepimiz Amerika'nın Irak'a medeniyet ve özgürlük için gitmediğini biliyoruz. Biliyoruz ama ne yazık ki emperyalizm, propagandalarında başarıya ulaştı. Güzellik algımız bile onların dayattığı tiplerden ibaret değil mi? Dünyaya onların medenileşmesinin gözünden bakmıyor muyuz?

 Soğuk Savaş yıllarının vazgeçilmezleri çizgi romanlar ve filmlerdir. 1950lerden Sovyetler yıkılana kadar nesiller Amerikan Kahramanları'yla büyüdü. Cesur, olağanüstü ve iyi niyetli Amerikan kahramanlarının dünyayı ele geçirmek isteyen kötü niyetli adamlarla savaşmasını anlatan filmler yıllarca en çok izlenen filmlerdi. Çünkü dünyayı huzura kavuşturmak ve cennete çevirmek için sırtındaki cüceleri atması gerekiyordu. İnsanları inandırmak için film ve inandırdığı insanlardan faydalanmak için savaş üretti.
 Çünkü Amerikan vatanseverleri yönetimlerinin, ideolojilerinin dünyayı cennete çevireceklerine inanıyorlardı ve yöneticileri insanları bu ideal insan tiplemesiyle kandırabileceklerini, her şeye razı edebileceklerini biliyorlardı.

 İnsanlar,dünyadaki kötülüklerin, bozulmuşlukların kendilerinden, kendi vurdumduymazlıklarından, kendi duyarsızlıklarından ve biat ettikleri sistemden kaynaklandığını kabullenmek yerine, hatalı genlere sahip insanlardan ya da bütün derdi gücü insanlığın huzurunu bozmak olan çizgi roman kötü adamlarından, dünyanın kendilerinin biat ettiği düzene biat etmeyen geri kalanından kaynaklandığını kabul etmeyi tercih ettiler. Çünkü bu sorumluluk almaktan daha kolaydı.
 Kropotkin'in bahsettiği senyör, rahip, asker, kral ve yargıç ittifakında bugün medyanın ve eğitim sisteminin rolü önemlidir. Eskiden krallar mutlak güce sahiplerdi ve halk bunu böyle bilirdi, şimdi ise halkın kendini mutlak güç sahibi zannetmesi için seçimler yapılıyor ve medya bu iktidar için önemli bir rol taşıyor. Çünkü medya olmazsa insanlar kötü niyetlilerin, hatalı doğanların kendi mükemmel yaşamları önünde ne büyük bir engel taşıdıklarını göremeyecekler! Eğitim sistemi olmazsa bu üstün insana nasıl ulaşacaklarını ve nasıl olmamaları gerektiğini, modern tanrılarına nasıl tapınacaklarını ve şeytandan nasıl uzak duracaklarını öğrenemeyecekler!

 Çünkü iyiler doğuştan iyi, kötüler doğuştan kötüdür. Kötüler, iyilerin, mükemmellerin önünde büyük engeldir. Siz sevgili mükemmel insanların, benim gibi hatalı doğan, art niyetli cücelerden kurtulmanız gerekir, refah ve huzur için yapmanız gereken budur.
 Komik geldi değil mi? Ama eğitim sistemi size bunu anlatıyor. Medya size bunu pazarlıyor. Egemenler size bundan bahsediyor. Yıllardır bunlarla uyutuldunuz. Siz baylar ve bayanlar, mükemmelsiniz! Biz işi bozuyoruz işte!

 Evet, toplumumuz, toplumlar hâlâ bunlara inanıyor. Dünyada gelişimin önündeki tek engelin kurtulunması ya da değiştirilmesi gereken bir kitle olduğuna inanan milyonlarca insan varken, Nazi döneminin propaganda afişlerini pek aşamamış olmamız şaşırtıcı değil.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Tanrı Gerçekten Öldü Mü?




http://p.twimg.com/AvNJe4lCAAEzjMB.jpg
 Tanrı'ya inanmak ya da inanmamak bir tercihtir. İnsan mantıksal ya da duygusal sebeplerle tanrıya inanabilir ya da onu reddedebilir. Varlığını ya da yokluğunu tartışmayacağım, bunu tartışmanın artık anlamsız olduğunu düşünüyorum. Günlük hayattaki tanrıdan ve arasında su ile buz gibi bir ilişki bulunan baba'dan bahsedeceğim. Bugün bize anlatılan Tanrı, ataerkildir dolayısıyla baba ile doğrudan ilişkilidir. Tanrı'nın öldüğü söyleniyor, oysa tanrı ölmedi sadece şekil değiştirdi.
Acı bir gerçektir ki; çocukluk hastalıklarından kurtulamamış bir toplumda yaşıyoruz. Toplum kuralları, gelenekler, eğitim sistemi bu toprakların insanlarını bir çocukluk hastalığına mâhkum etmiş. Türk insanının ölürken ve vergi verirken sorun çıkarmaması için bir baba'ya ve bir tanrıya biat etmesi lâzımdı. Tanrı ve baba, tıpkı Hıristiyanlıktaki teslis inancı (baba-oğul-kutsal ruh) gibi bilinçlerimize yerleştirildi. Tanrı ve baba, ayrılmaz bir bütündü. Tanrı babayı, baba tanrıyı korumak zorundaydı çünkü babanın varlığı tanrıya bağlıydı ve tanrının bilinmesi babanın sorumluluğundaydı.

 Baba'nın ne olduğunu anladınız değil mi? Çocukluğumuzdan beri varlığımızın armağan olduğu yüce varlığı tanımakta zorlanmamışsınızdır eminim. Yine anlayamadıysanız bir reklamla yardımcı olayım.


 

 Hepimiz bir aileyiz. Bütün ülke bir aileye benzetilmiş ve bu ailenin barış içinde yaşaması gerektiği söylenmiş. Kulağa hoş geliyor değil mi? İnsanlar çatışmaya başladığı zaman bir baba ortaya çıkıyor yüksek otoritesiyle uyumu sağlıyor. Ne kadar farklı olursanız olun ne kadar düşünürseniz düşünün babanın otoritesi karşısında söz hakkınız önemsizleşiyor ve huzur adına söyleyeceklerinizden taviz verip bir kenara çekiliyorsunuz.
  Diktatörlerin ve zalimlerin en büyük bahanesi düzen ve barıştır. V For Vendetta'daki İngiliz halkı panik ve korku hâlindeyken onlara düzen ve huzur vaadeden Adam Sutler'a sarılır. Tıpkı bazılarının bugün ülkede iç savaş vardı, kardeş kardeşi vuruyordu, bir gecede bütün şiddeti bitirdi bahanesiyle ülke tarihinin en kanlı günlerini yaşatan generalleri yüceltmesi gibi.
 İnsanların bir otoritenin korkusunu taşıdıkları bir ortamda barıştan söz edilemez. Çünkü korkarak susan insanlar içlerinde bir öfke biriktireceklerdir. Otorite her zaman var olanı yok etme çabasındadır oysa var olan asla yok olmaz. Otorite, konuşanı anlamadan susturma çabasındadır çünkü birilerinin konuşması onun egemenliğini tehdit eder. Bütün bunları bir reklamdan çıkardığım için paranoyak görünmüş olabilirim. Ama reklamları hazırlayan insanlar yaşadıkları toplumu tanımak ve onlara hitap etmek zorundadırlar ve bu reklam çocukluk hastalıklarından kurtulamamış bir topluma hitap ediyor. Ayrıca biraz paranoya iyidir.
 Bundan birkaç yıl önceki domuz gribini hatırlarsınız. Bir türlü anlaşma sağlanamayan aşı konusunda röportaj yapılan bir adam "Büyüklerimiz olun diyor, onlar kötülüğümüzü istemezler, bir şey diyorlarsa doğrudur" demişti. Babanın şiddetine ve baskısına karşı çıkmaya cesaret edemeyen insan onu sevmeye ve ona mecburen güvenmeye başlar. Reklamdaki de mecburiyetten güvenilen ve sevilen bir babayı hatırlattı bana.
 Tanrıların düzeninde yaşıyoruz. Tanrı ölmedi ve insanlar onu tabiri caizse bir akıl hastanesinde yaşatmaya devam ediyorlar. Üstelik kurtulamadıkları zincirlerden gurur duyuyorlar. Korkularını kibirle bastırıyor ve onlara eziyet edene karşı bir sevgi duyuyorlar. Baba onları feda ettiğinde ve hayatlarını hiçe saydığında dahi buna karşı çıkmak şöyle dursun, bunu büyük bir gururla kabulleniyorlar. Çünkü bu babanın kanlarını içerek beslendiği ataları ölümü kabullenmişti. Çünkü bu organizmanın onlara darağaçlarında ölen atalarından miras kaldığına inanıyorlar.
 Tanrı, insanların imanı sayesinde yaşıyor. Ne zaman öldüğü zannedilse ruhu başka bir bedende ortaya çıkıyor.
 Şimdi bu babayı ya da yaygın deyimle Tanrı'yı öldürmekten bahsedelim.
  Tanrı'yı öldürmek! Kulağa hoş geliyor. Tanrı'yı öldürmeliyiz peki ne için? Özgürleşmek için mi? Yoksa yerine geçmek için mi? Şunu söylemeliyim ki; benim görüşüme göre Tanrı asla ölmedi. Sadece şekil değiştirdi daha doğrusu reenkarnasyona uğradı. Yani farklı şekillerde, farklı kalıplarda yaşamaya devam etti. Dindar olsun ya da olmasın, bir dine inansın ya da inanmasın insanlar tanrıya, tanrılara tapmaya devam ettiler. İnsanlardan tanrılar yarattılar ve onların ölümünü dahi kabullenemediler. Putlara dair değişen tek şey şekilleriydi ve insanların tapınmalarına dair değişen tek şey verdikleri isimlerdi. Çünkü put kırıcıları, birer Oidepus'tu. Kendilerine eziyet eden babayı öldürürken niyetleri özgürleşmek değil babanın yerine geçmekti. Çocukluktan asla kurtulamamış bir toplumun ilerlediği en son yer Oidepus Kompleksi'yse durum oldukça kötü demektir.
 Hükümdarlar, Tanrının egemenliğinden çıktıklarından beri tanrıyı yönetiyorlar. Modern zaman, politikacıların, hukukçuların, para babalarının, eğitim sisteminin ve medyanın organize bir şekilde tanrılar yarattığı ve halkın bu tanrılara inandığı zamandır.
 Tanrı, birileri tanrı olmak istediği sürece ölmeyecek. Bu yüzden asla ölmedi ve uzun süre ölmeyecek. Düzenler kurulacak, yıkılacak, tanrı şekil değiştirecek ve insanlar babanın gönüllü, söz dinleyen evlatları olarak savaşmaya, ölmeye ve öldürmeye devam edecekler. Babaların kavgasında çocuklar ölecek.

 Evreni yaratan bir Tanrı'yı reddetmek kendi başına bir şey ifade etmiyor. Herhangi bir düzeni reddetmek kendi başına birşey ifade etmiyor. Önemli olan bütün tanrılardan ve babalardan kurtulup özgür çocuklar olabilmek.
 İşte o zaman "Tanrı öldü" diyebileceğiz...